45.000 liraya iki katlı ve bahçeli ev satın alınabiliyor. her şeyi boşverip gidip yerleşmek için gayet ideal bir yer. zaten sahile olsun dalyana olsun 10-15 dakikalık mesafede, ama oralardan çok daha ucuz genel olarak.
“yapsam ya” “etsem ya” tarzı sevimli bir konuşma usulü var. ama çok şiveli değil. “alabilir miyim” yerine “alsam ya” diyorlar işte o kadar.
kadınların girişimcilikleri fazla. bu enteresan. şahıs firması vs olarak faaliyet gösteren çok kadın var. bu açıdan ben beğendim. başka bir yerde bu kadar kadını iş hayatında görmemiştim.
çok çok iyi insanlarla tanışmış da olsam, insanları, özellikle taksici, otelci, minibüsçü esnafı kaba, ilgisiz. tabi hepsi müşteriye doymuşlar, yerlilerin özellikle suratına bile bakmıyorlar.
ortaca turistik bir yer falan da değil zaten. hemen yakınındaki dalyan, sarıgerme, göcek, fethiye, dalaman gibi merkezler varken olma olasılığı da pek gözükmüyor. daha ziyade ticaret ve tarım merkezi. nüfusunun çokluğunun sebebi de bu. hatta anladığım kadarıyla ilçede ikamet edip çevre otellerde vs. çalışan insan sayısı da çok.
dikey olarak büyümemiş olması çok güzel. iki katlı bina konsepti çok fazla aşılmamış, gereksiz çirkin bir yapılaşması yok ve iç içe, basık değil. yayvan ve gayet rahat. merkezinde çok güzel bir park var, tam olması gerektiği yerde. çay bahçeleri gibi, masalar falan da var. gayet havadar bir yer yani, oturunca içiniz açılacak türden. orada yaşayanlar için çok iyi aslında bence ama çok da bir rağbet ben göremedim. bir de atatürk bulvarı - fethiye yolu arasındaki bölümde özellikle gördüğüm çok çok lüks, çok güzel evler vardı. bana kalırsa ortacanın merkezinden de değil, çevresinden biraz toprak alıp oldukça maliyetsiz şekilde güzel bir yazlık vs. yaptırılabilir. gerçi ciddi bir sivrisinek sorunu olduğu söylendi.
bir de ağrı’dan sonra buraya gelmek enteresandı. ağrı’da henüz karlar yeni kalkmaya başlamış, insanlar toprakları sürmeye yeni başlayacakken ortaca’da yemyeşil ağaçlar, dallarında portakallar, limonlar gördüm. toprak o kadar verimli ki yılda 3 mahsül alınabiliyor. böyleyken ağrı’da ve çevresinde yaşayanların hayatlarının ortaca’da yaşanlar ile aynı olduğunu nasıl söyleyebiliriz ki?
ama ortaca gerçekten çok güzeldi ve sanırım gidilebilecek en güzel mevsimde gittim. mayıs’ın başından ortasına kadar. yani düşünmesi benim için çok ters olan bir şey, mayısta, mesela insanlar salataya limon sıkacaklar, dolaba bakıyorlar bitmiş, aa ne yapsak ne etsek diye düşünmüyorlar, evlerinin bahçesine çıkıp ağaçtan bir tane koparıp kesip sıkıyorlar.
sonuç olarak, oteller vs çok daha ucuz olması dolayısıyla ortacada kalınıp etrafı gezilebilir. zaten her yere ulaşım var ortaca terminalinden. bir gün dalyan’a, iztuzu’na, başka bir gün sarıgerme’ye, sonra göcek’e, fethiye’ye, köyceğiz’e, zorlarsanız marmaris’e bile gidip gelebilirsiniz buradan. veya daha uzun bir rotayı izlerken bahsi geçen yerlerde gecelemek yerine burada kalabilir, alışverişinizi yapabilirsiniz. ama bunun dışında ortaca, direksiyonu kırıp dönüp bakılacak bir yer değil. zaten görülmeye değer pek bir şey de yok. çevresi iyi ama kendisi kötü.
Iğdır’a Doğubeyazıt’tan Ağrı dağı eteğinden yapılan bir yolculuk sonucunda ulaşılıyor ve yine coğrafya derslerindea öğretildiği gibi ciddi derecede aşağı inmeye başlarken dümdüz ve sarının hakim olduğu bir ovanın ortasında adeta bir vaha gibi yemyeşil bir alanı, Iğdır’ı görüyorsunuz. Bu yolun manzarası da şahane. Arkanızda ağrı dağı, önünüzde Iğdır. İnişte sağ tarafta da bir dönem Ağrı dağından çıkmış olduğu apaçık lav kalıntılarını andıran kaya oluşumlarını görebilirsiniz.
Iğdır ile Ağrı arasında bizim gittiğimiz dönem olan 23 Nisan’da 10 derece kadar sıcaklık farkı vardı. Iğdır’ın hem rakımının düşüklüğü hem de etrafındaki yüksek dağlar iklimini etrafındaki diğer yerleşim yerleriyle tamamen farklılaştırmış durumda.
Iğdır kesinlikle bu bölgenin İzmir’i. Çok kısa bir gezinti yapabildim maalesef ama Iğdır’ın cidden ne İzmir’den ne de Bursa’dan farkı yok. Haydar Aliyev parkı belki de Ağrı’da geçirdiğim 3 gri haftanın sonunda bana ilüzyon gibi geldi. Gayet güzel giyimli erkekler ve kadınların bir arada, salıncaklı koltuklarda oturup vakit geçirdiği, yeşillikler içinde bir yer. Bursa’daki Koza Han’a benzettim mesela biraz (nargile de içiliyor benzer olarak), ama inanın oradaki kitleden daha bakımlı insanların bulunduğu bir yerdi.
Iğdır’ın dış ülkelerden ve etnik gruplarından çok göç aldığı söyleniyor, büyük ihtimalle bu ilerideliğin sebebi de budur.
Yalnız maalesef Ağrılılar Iğdır’ı beğenmiyorlar. Sebebi; Iğdırlılar kızmasın, kentin bölgenin genel evi olarak görülmesi. Yanlış bir kanaat olabilir. Birkaç tane pavyon falan varsa bölgenin tutucu genel eğilimi olayı bu aşırılaştırmaya itmiş olabilir.
Bence Iğdır ciddi ciddi havasıyla, insanlarıyla, rengiyle ve genel görünümüyle gerçekten İzmir’in simetrisi gibi olmuş. Tek eksiği de deniz.
Ağrı, benim gözümdeki doğu imajını insanlar ve halkı olarak ne kadar yıktıysa Iğdır da iklimi ile yıktı. Tatvan için de benzer şeyler söyleniyor, oraya da önümüzdeki 5 yıl içinde giderim artık.
Iğdır hakkında kötü konuşabileceğim tek husus, ermenilerin türklere uyguladıkları soykırım ile ilgili yaptırılan müze ve anıt. Müze kısmı işte içinde fotoğraflar olan sıradan bir yer. Müze denmesi bile hata yani. Anıt da hemen bu kısmın üzerinde, ama anıt demeye de bin şahit ister. Beş tane göğe bakan kılıç figürü, ama olabilecek en çirkin, en gereksiz, estetiksiz ve etkileyicilikten uzak haliyle yapılmış. Ermenistan’daki benzerine nispet olsun diye yapılmış. Ötekini görmedim ama hakkaten çirkin olmuş. Bir de yani bence konuyla çok ilgisiz. Müze denilen yerdeki fotoğraflar normal kafatası, silah fotoğrafı falan. Şimdi ben bunun ermenilerin türklere zulüm ettiği ile ilgili nasıl bir çıkarım yapabileyim ki? Yerinden sökülse yıkılsa kimsenin umurunda olmayacağı bir şey yani.
Sonuç olarak, Iğdır bence herkesin gelip görmesi gereken bir yer. Elbette sadece buraya gelinip vakit geçirmek için küçük bir yer, ama belli bir gezi planında mutlaka uğranması gereken noktalardan biri.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bu yazı “batı”da büyümüş ve “batı”da yaşayan, hatta batının da kendi içinde en “batı”sında (zihniyet olarak beyaz türklerin coğrafi olarak en kümelendiği yer diyelim) ikamet eden birinin elinden çıkmaktadır. Bu sebeple objektif değildir, ki açıkçası zaten öyle bir kaygım da yok. Oryantalist bir insanım çünkü böyle yetiştim. Bir insan belli bir yaştan sonra geri dönülemez şekilde kalıplaşıyor çünkü…
Ağrı’nın merkezi, mimari olarak, altyapı ve şehircilik olarak rezalet bir yer. İki tane önemli caddesi var, hayatın da aktığı yerler buralar. Bir tanesi trafiğe kapalı yaya yolu, diğeri normal cadde. İkisinde de binalar ve yol pis, tozlu, biçimsiz. Altyapı sıfır olduğundan yağmur veya kar yağdığında her yer leş gibi çamur oluyor. İstisnasız herkesin bu sebeple paçalarında çamur var ve sanırım da bu sebeple kimse kimseyi bu konuda yadırgamıyor. Çamurlu paça artık sıradanlaşmış.
Binalar kocaman, tam bir müteahhit zihniyetiyle yapılmış, renksiz, özelliksiz, hastane binası gibi hepsi. Özellikle merkezinde durum böyle, ama şehrin dışına doğru nispeten daha güzel gözüken binalar, renkli apartmanlar okullar falan görebiliyorsunuz. Merkezde aşırı bir grilik hakim. Ha ama bunun sebebi Ağrı’lı müteahhitlerin bilgisiz veya yeteneksiz, ve hatta estetik duygusuzlukları değil. Çünkü aslında adamlar hakikaten yaptıkları işi biliyorlar. Mesela bir keresinde kentte iyi bilinen 3 müteahhitin Ege Üniversitesi’nin spor salonu mu rektörlük binası mı tam hatırlayamadığım bir yapısı hakkında; “ya ben gördüm orayı hiç yapamamış. Dar dar olmuş. Halbuki devletin koskoca arazi, üniversitelerin biraz geniş olması lazım.” dediğini ve başka birinin yaptığı bir hastane hakkında da; “labirent gibi olmuş hiç becerememiş” dediğini dinledim. Yani durumun gayet farkındalar onlar da…
Yoksulluktan ziyade yoksunluk daha hakim, daha fazla göze çarpıyor. Kamu ve belediye hizmetlerinden yoksunluk yani. Duyduğum kadarıyla buranın müteahhitlerinin yatırımları hep batıya yapılıyor. Belediye’nin de ödeneksizliği değil kötü yönetildiği konusunda eleştiri hakim. Yoksa aslında buranın müteahhitleri ve diğer sektörel zenginleri gerçekten çok fazla. Hatta müteahhitlerin hepsinin son model iphone’ları var. İçlerinde kaç tane app yüklü olduğunu sormadım. En işlek cadde dediğim yerde mesela kömür deposu gibi bir yer var. Adı da hatta “tayyib kömür”. Ciddiyim. Normal bir belediye olsa bunu buradan kaldırır çünkü gerçekten çok kötü bir görüntüsü var ve ortamla alakasız. Az ilerisinde aynı hizasında mesela vodafone bayisinin üzerinde freezone diye bir cafe var, Ağrı’nın en şekil cafelerinden biridir sanırım. Vodafone bayisinin üzerinde “freezone” diye cafe açan işletmecinin de zekasını tebrik etmek gerekir.
Altyapıdan bahsetmişken, elektrik kesintisi de normalleşmiş durumda. Sürekli voltaj değişiklikleri kesintiler yaşanıyor. Elektronik cihazları olanlar için kabus olabilir.
Ama bu kadar da kötü bir yer mi Ağrı? Değil. Cismen kötü gözükse de insanları özellikle, aşırı iyiler. Batıdan nasıl gözüktüğünü bildiğim için; “sandığınız gibi değil” diyebilirim. Sosyal hayat pek yok ama bunun sebebi sanırım vakit geçirilecek yerin azlığı, insanların tutuculuğu veya muhafazakarlığı değil. İnsanlar muhafazakar değil diyemem, ama genel bir baskıcı ortam bana yok gibi geldi. Sokaklarda caddelerde kadınlar gayet rahat yürüyebiliyor, kimse tarafından gözle de olsa taciz edilmeden, elbette çok aşırı kıyafetli birini görmedim ama, şık giyimleriyle cafelere gidip oturabiliyor, erkekli kadınlı gruplar halinde yaşayabiliyorlar. Ha ama hiç mi muhafazakar değil derseniz, elbette burdaki asıl hakim görüşün dindarlık olduğunu söyleyebilirim. Farklı tipte insanlar gerçekten var ve bir arada yaşıyorlar. Ama anadolunun, karadenizin bir çok yerleşiminde olduğu gibi birbirlerinden nefret ederek değil. Mesela cumhuriyet caddesinde Halkbank’ın olduğu aradan yukarı doğru çıkarken solda bir çorbacı var. Sarıyer çorbacısı. Yolu düşeceklerin uğramasını şiddetle tavsiye ederim. Hem çorbaları hem de köftesi mükemmel. Ama asıl soru burada değil, bu küçücük ve her daim sarımsak ve sirke kokan bu mekanda duvarda hz. Ali ve Turgut Özal resimleri var. Sahibi mükemmel bir insan, ama bildiğim ve anladığım kadarıyla caferi kendisi. Buna rağmen bu mekanda hem takım elbiseli erkek ve kadınları, hem üniformalı polisleri hem de köylü olduğu belli insanları bir arada yemek yerken görebilirsiniz. Bu açıdan bence çok çok daha mükemmel. Kozmopolitliğin ve köftenin birleştirici gücünün nefis bir örneği.
Ağrı’da çok kürt olmadığını okudum internette ama bu doğru değil. Kentin sokak dili net kürtçe. Türkçe burada ikinci dil, bu bir gerçek.
Ağrı’da beni en çok şaşırtan şeylerden biri insanların sosyal hayatlarını geçirmek istedikleri mekanların fiziksel görünümü oldu diyebilirim. Yukarıda bahsettiğim freezone tadında birkaç cafe daha var. Bu cafelerin içinde kesinlikle coğrafi farkındalığınızı kaybediyorsunuz. Mekanın tasarımı, iç döşemesi, seçilen renkler, mobilyalar ve mekanın menüsü dahil olmak üzere tamamen İstanbul’da, İzmir’de, Eskişehir’de görebileceğiniz “tiki cafesi” tabir edebileceğim, cart renklerin hakim olduğu bir yer halinde. Menüsünde meksika usulü tavuk, fajitas bile var. Hatta fajitas burada kebapçılarda bile yapılıyor. Yeri gelmişken bahsedeyim, burada ilk defa gördüğüm bir şey var; bildiğiniz süpermarketlerin üst katlarında restoran açılmış. İki tane böyle örnek var. Biri dolunay, diğeri bayram marketler. Bildiğiniz böyle önce süpermarkete giriyorsunuz, ardından içeride zor bulunan bir merdivenden yukarı kata çıkıyorsunuz ve normal, pastoral görünümlü bir kebapçı oluyor ortam. Ve burası da fajitas yapıyor. Hatta daha da garibi garsona ne önerdiğini sorduğunuzda olağan doğu şivesiyle “abiciğim çok güzel fajitas yapıyoruz” diyor. Yahu ben niye Ağrı’da fajitas yemek isteyeyim ki? Bu arada bu mekanın menüsünün fotoğrafını çekecektim ama vakit olmadı, quessadillas da vardı. Lavaşın arasına tavuk et falan koyuyorlardı tahminim. Fajitas’ta da bu arada, tortilla yerine lavaş, guacamole, ekşi krema vs yerine yoğurt, acı ezme ve rende kaşar getiriyorlar. Bu iki örnekte beni gerçek anlamda endişelendiren şey küreselleşmenin, ama artık açıkça söyleyebileceğimiz diğer deyimiyle amerikanizasyonun ( veya öyle olmaya çalışmış bir dejenerasyonun ) coğrafi sınırları kesinlikle umursamadığı ve sınıraşan bir niteliğe büründüğü. Bundan gerçek anlamda endişelendim çünkü ağrı kent merkezinde Ağrı’nın yerel kültürüne ait herhangi bir şey bulmak olanaksız neredeyse. Buradan şu çıkarımı yapabiliriz, en azından ben yaptım; yaş olarak ileri olanlar olmasa da, alttan gelen nesil, yani yeni jenerasyon kültür olarak kendi üstsoylarıyla bağlarını o denli sert koparmış ki artık geri dönüşünü sağlamak olanaksız. Bu mekanlara talep sadece kente dışarıdan gelmiş öğretmen, asker, memur ve öğrenci kitlesini içermiyordu emin olun, onlar her ne kadar katalizörü olmuş olsa da bu devamlı talebi yaratanlar oranın yerlileri de aynı zamanda. Ve artık talep haremlik selamlık uygulamalar, kahvede okey oynamak vs. değil, işte tam da böyle mekanlarda, nezih veya “steril” mekanlarda vakit geçirmek. Bunda da ben en büyük suçlu olarak televizyonu görüyorum. Televizyonun evlerin içine girmesi ve kontrolsüz şekilde yayın yapmasından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı ve daha da olmayacak. Bu tektipleşmenin olumlu hiçbir tarafını göremiyorum açıkçası. Ve dahası Ağrı’da bir kebapçıya gittiğimde garsonun fajitas önermesi beni ciddi derecede rahatsız etti.
İnsanlardan bahsediyorum, ama insanlar gerçekten çok iyiler. Batının çoğu şehir ve kasabasında görmediğim hürmeti, kibarlığı burada gördüm. Bir sabah bir börekçiye gitmiştim, neyse bir porsiyon börek, meyve suyu falan derken kalktım hesabı ödeyeceğim, adam para almadı! Sebep; misafir olmamız. Yani hayatımda hiç tanımadığım bir adam karnımı doyurdu, halimi hatırımı sordu ve gönderdi beni. Bilmiyorum istanbul’da öğrenci halimle bir yere gidip bir porsiyon börek yesem parasını vermesem neler olabilirdi. Tip olarak, konuşma olarak, yabancı olduğumuz ayan beyan ortada olmasına rağmen en ufak bir taciz, kötülük görmek bir tarafa, aşırı bir sempati ile karşılandık her yerde. Kürt-Türk konusu hakkında da insanların sohbetleri içinde hiçbir şey duymadım. Sadece bir keresinde birisine türk kahvesi ısmarlanacakken, “türk edğil kürt kahvesi o” diyen ama sonradan kendi de gülen birini gördüm. Gerçi aynı adam bir ara hiddetlenip “türkler hep kendilerine yaptılar okul, buralara hiç yapmadılar kürtleri cahil bıraktılar” dese de yine bir başkası “yok ya abi biz de okumadık aslında” diyebildi. Ha bir de yine aynı şekilde, kürtlerle dalga geçen başka bir kürt gördüm. Onun dışında açıkça söyleyebilirim ki kürt milliyetçiliği sadece İstanbul, Ankara ve İzmir’de yapılıyor gibi gözüküyor. buradaki insanların ya daha büyük dertleri var ya da hallerinden mutlular ki umursamıyorlar.
Kürtlerden şikayet bir başka kürdü de Patnos’da tanıdım. Oranın belediyesinde çalışan biriydi ve sanırım son yıllarda tanıdığım açık ara en iyi insandı. Kendisi de belediye seçimleri için “eskiden hep aşiret düzeni vardı, ağalar başkan seçilirdi onlar da hiç hizmet etmezdi” diyerek sistematik feodalizmi eleştirdi aslında, ama şimdi iyiymiş. Ki Patnos’a ayrı bir başlık açmak gerekir. Tek kelimeyle müthiş bir yer. Ağrı’nın merkezinden Van yönüne doğru, ters akan Murat nehri boyunca gidiyorsunuz. Yolda Hamur ve Tutak ilçeleri var. Bunlar da ilçe ama ciddi derecede küçük yerler. Köyden hallice, kasaba gibi daha çok. Ağrı Patnos yolu çok kötü, dağların arasından geçiyorsunuz ve satıh bozuk. Murat nehri olmasa belki de yol yapacak düzlük bile bulunamayacaktı. Tepelerinde hiç bitkinin olmadığı, etrafta Nisan ortasında bile ciddi derecede kar olan yerlerden geçip gidiyorsunuz ama o sessizlik ve ıssızlık neredeyse ürpertici. Gerçi Patnos’a yaklaştıkça tam çayır olmasa da yaylaları görüyorsunuz ve Oğlaksuyu diye çok sevimli bir köyden geçiliyor. Nedense bu köyü çok beğendim geçtiğim oncası içinde. Tarif edemeyeceğim, keşke durup fotoğraf çekebilseydim dediğim bir yerdi. Sadece hızla geçerken gördüğüm bir görüntü sanırım hafızamdan hiç çıkmayacak, köyün biraz dışında bir evin az ilerisinde, yemyeşil çimenlerin üzerinde büyükçe bir sofra bezi, üzerinde oturan 2-3 tane çocuk ve evden çıkmış yalınayak onlara doğru koşan, uzun etekli, esmer bir kız. Yüzündeki mutluluğu, sevinci asla unutamayacağım. Sofra bezinin üzerindeki çıplak barbi bebeğine koşan, üzerindeki eski kıyafet ile Süphan dağının manzarasını izleyerek yaşayan ve büyüyen bu kişi mi çocuk, yoksa İstanbul’da 1,5 saat boyunca okul servisinde yolculuk yaparken psp’sinde oyun oynayan diğeri mi? Gerçekten bilmiyorum…
Neyse, Patnos Süphan dağının eteğinde, nüfusu ağrıdan çok az olmayan bir yerleşim yeri. Ağrı’nın aksine daha yeşil, daha derli toplu. Çok vakit geçirme şansım olmadı, ama kesinlikle şirin ve huzurlu bir yer olduğunu söyleyebilirim. Zaten bu özellikleri sayesinde son yıllarda ciddi derecede göç almış.
Patnos’un girişinde “aznavur tepesi” denilen, yapay bir tepe olduğu göze çarpan bir tepe var. Burada Urartu’ların krallarının mezarlarının olduğu, dolayısıyla içinde çılgın derecede altın olduğu rivayet edildi. Hatta zamanında kazı yapılmaya çalışılmış ama asker müdahale etmiş, ki bugün gerçekten anlamsız bir şekilde tepenin etrafı dikenli tellerle çevrili ve askeri bir üs var çevresinde. Bu çevrede bu tür altın bulma hikayelerinin çok sık olduğunu, bu altını bizzat bulan birinden de dinledim. İşte birisi hatta ev yapmak için temel kazmak için kepçe getirmiş, kepçenin ağzında iki kova altın bulmuşlar vs… inandırıcılığı şüpheli olan insanlardan dinlemediğim için bu hikayeyi inanıyorum. Geçmiş zamanda bu kadar popüler olan bir yaşam merkezinin şimdi bu kadar ıssız olması da garip tabii ki.
Patnos’tan Muş’a doğru yol alırsanız Malazgirt’e ulaşıyorsunuz. Yol boyunca solda Süphan dağı gözüküyor ve çevresinde de bu bölgenin bir zamanlar volkanik bir site olduğunu çok rahat anlayabileceğiniz kaya oluşumları mevcut. Hepsi bir zamanların lav veya magma artığı. Siyah, delikli, volkanik taşlar hep etrafta. Hatta bunlardan normal ev duvarı olmasa da bahçe duvarı yapmış herkes.
Malazgirt, bildiğimiz savaşın yapıldığı yer işte. Muş’a bağlı aslında ama Ağrı’ya da çok yakın. 1071 yılındaki savaşın anısına çanakkale şehitleri anıtı benzeri ama daha küçük bir anıt yapmışlar, her yıl ziyaretçisi falan oluyormuş hatta. Malazgirt de küçük, standart bir yer aslında. Malazgirt’de de Patnos’da da gördüğüm bir gariplik bu arada, adı “kaymakam konutu” olan, içinde bulunduğu çevreden olabildiğince soyutlanmış, anlamsız bir şekilde iki katlı, sütunlu verandalı amerikan mimarisini andıran, etrafı yüksek duvarlarla çevrili ve gereksizce şaşaalı yerler var. Tam bir saçmalık yani. Hatta aynısı Doğubeyazıt’ta da mevcut.
Malazgirt’in biraz dışında bir köyde bir alabalık restoranı var. Zamanında emekli olan bir öğretmen, doğal bir suyun kenarına böyle bir tesis kurmuş. Küçük bir vadinin ortasında, tepelik ve etrafında çayırların olduğu bir tesis ve kesinlikle taptaze, mükemmel alabalık yapıyorlar. Sahibi “balığın derisi atılmaz yenir” diyor. Pis havuzlarda tıkış tıkış büyüyen alabalıklar gibi değil, gerçekten lezzetli ve bunun en büyük sebebi sanırım suyun sabit değil, akan bir yapısının olması. Yani havuzlardaki su sürekli yenileniyor. Bir bakıma diyebiliriz ki bir derede yetişiyor balıklar.
Aklıma şimdi geldi, Ağrı ve çevresiyle ilgili en güzel bulduğum şeylerden biri de balığın ciddi derecede tüketiliyor ve seviliyor oluşu. Uzaktan bakınca sanki sadece et yeniyordur diye düşünüyorsunuz ama balık da gayet ana tüketim maddelerinden biri. Çok yerde satılıyor mesela merkezde. Karadeniz’den taze bir şekilde gelebildiği için böyle olduğu söylendi.
Bir de tam bu mevsimde çiriş otu denilen, tat olarak ıspanağa, görüntü olarak bence kalınca bir yeşil soğana benzeyen bir ot var. Bu da mevsimsel olarak çok tüketiliyormuş. Ki ben bu otu zaten Bursa semt pazarında da görmüştüm. Az da olsa batıya da geliyor demek ki.
Yapılaşma; marmara kadar dağınık. Bunun sebebinin kolayca su kaynaklarının bolluğu olduğunu anlayabiliriz. Çatılarda kiremit kullanılmıyor, genelde sac. Bunun sebebi de elbette kiremitin kar tutması. Şaka gibi gelecektir çoğu insana ama burada gerçekten kar nisan sonuna kadar var olan bir realite. Bu sebeple insanların buna göre konumlanmaları çok normal. Hatta Ağrı merkezde mesela, yağmur suyu oluğu diye bir şey yok. Yağmur suyu, eriyen kar suları olduğu gibi şapur şupur yollara, kaldırımlara dökülüyor. İlk başta “bu teknoloji buraya henüz gelmemiş” gibi saçma bir düşünceye kapılabilirsiniz. Halbuki gerçek öyle değil, çünkü yapı tekniği ile ilgili işe yarayabilecek her şeyi Ağrılı müteahhitler bilmektedir. Asıl durum, yağmur oluğu sisteminin buranın kış şartlarında, eksi 35 derecelerde donarak işlevsiz hale gelmesi, kullanılamaz derecede hasar görmesiymiş.
Patnos’ta sosyal hayat Ağrı’nın merkezinden de modern. Bahsettiğim şekil cafeler olmakla birlikte ailelerin gidip oturabileceği güzel çay bahçeleri var. Orada bulunduğum Pazar günü içinde el ele tutuşan çiftler, gayet etek giymiş yolda yürüyen kadınlar gördüm. Bunları bu kadar açık yazıyorum çünkü sözde batıdan buraların nasıl algılandığını çok iyi biliyorum. Bu sebeple açıkça söyleyebilirim ki Patnos karadeniz’in ve orta anadolunun bir çok il ve ilçesinden çok daha ileride bir görünümde. Benim için kadının sokaktaki görünürlüğünde rahat olması ve var olması bir bölgenin zihniyeti konusunda çok önemli bilgiler verir. Ağrı merkezde de durum beklediğim kadar kötü değildi, ama Patnos daha iyi açıkça.
Ağrılılar Patnos’u pek sevmiyorlarmış mesela, çünkü Patnos’da kürt kimliği daha önde ve siyasi olarak da BDP’nin ağırlığının daha fazla olduğu biliniyor. Zaten bana çevreyi gezdiren müthiş insan da BDP’liydi. Ama kendi köyünden geçerken; “buranın adı aslında x’di, ama şimdi doğansu oldu” dedi. Üzerine ben; “e artık geri veriyorlamış gerçi asıl isimlerini” dediğimde şaşırtıcı olarak “öyle ama biz doğansu ismini de seviyoruz” diye cevapladı. Bu da bilmiyorum, bizim batıda dinlediğimiz “kürtlerin mağduriyetleri” listesinde bulunmasına rağmen kimsenin pek umursamadığı şeylerden biri gibi geldi bana. Doğansuluların en büyük problemi de zaten isminden ziyade sanki işsizlik gibiydi. Çok göç olmuş zira dışarıya. Zaten çevrede hiç sanayi falan yok, üretim adına hiçbir şey yok. Ama şunu da itiraf etmek gerekir ki iklim biraz daha müsait olsaydı etraf öyle güzel bir yayla ki tarım, hayvancılık çok daha verimli yapılabilirdi. Belki hala biraz yatırım ve eğitimle gerçekleştirilebilir bu. Dediğim gibi bu olaylar hep Süphan dağının o heybetli görüntüsünün etrafında oluyor…
Ağrı’da kalmak isterseniz şu an için en yeni ve bakımlı kalınacak yer Otel Şahin gibi gözüküyor. Resepsiyonist biraz kıl bi eleman ama sahibi acayip tatlı biri. Hatta diyebilirim ki adam kendine mekan olsun, zaman geçirip oturacağı bir yer olsun diye kendine otel yaptırmış gibi duruyor. Belli ki zaten gayrimenkul zengini. Sabah 10 gibi gelirseniz lobide bulabilirsiniz, gerçi zaten o sizi bulacaktır. Muhabbet edecek birileri olsun diye açmış sanırım işte oteli, sürekli konuşmak istiyor…
Yerel ağızda en çok dikkatimi çeken kullanımlardan biri “durumun nasıl?”. Ciddi ciddi, nasılsın yerine kullanılıyor. Sanırım şu çok ünlü “hiç durumum kalmadı” muhabbetinin kaynağı da bu. İkincisi ise “işin rast gitsin” şeklinde söyledikleri temenni cümlesi. Yani “iyi günler, hayırlı işler” şeklinde, bir yerden ayrılırken birine iyi dilek sunmak amaçlı kullanılıyor. Bence güzel.
Ağrı’dan İran’a doğru giderseniz de Diyadin ilçesini sağınızda bırakarak Doğubeyazıt’a geliyorsunuz. Zaten hafif sol karşınızda Ağrı Dağı tüm görkemiyle gözükmeye başlıyor bir süre sonra. O zaman doğru yolda olduğunuzu anlayabilirsiniz. Doğubeyazıt’ın merkezinde aradığımı tam bulamadım açıkçası. Yol üzeri olduğu, sınır kapısından önceki neredeyse son büyük yerleşim yeri olduğu için açıkçası çok kalabalık ve hareketli. Ama orası da İstanbul’dan 1300 km uzaktaki bir yer gibi değil. Burada da maalesef çok vakit geçiremedim, ama pasajlara gitme imkanım oldu. Ve bu liberalizme yine lanet ettim. Artık kaçak çayın bile kaçak olmadığını düşünürsek artık bu sınır ticaretinin kalbi olan yerlerde orijinal, hiç görülmemiş ve çok farklı bir şey görme olasılığını bence az. Ama bunu tabii ki istanbul gedikpaşa, kapalıçarşı, tahtakale ve doğubank/hayyam ortamlarını bilen biri olarak söylüyorum. Eminim 60’lar, 70’ler hatta 80’lerde gelmiş olsaydım burada büyülenebilirdim. Ama şu anda kalmış tek şey birkaç içki, sigara dükkanı, birkaç tane de hediyelik eşyacı, ki gerçekten artık bunları her yerde bulabiliyorsunuz.
Ama gelin görün ki İshakpaşa Sarayı, kelimelerle tarif edilemeyecek bir yer. Mimarisi, pratik anlamda zamanın çok ötesinde. Kalorifer sistemi, çeşmeleri, avluları, pencereleri ve yemek salonu ile birlikte düşünüldüğünde içinde gezerken, sarayın içinde gerçekten birilerinin yaşadığı döneme yolculuk yapabiliyor insan. Saray bir tepenin tam eteğinde, tam eski zamanlara göre düşünülmüş, önde bir kale duvarı, arkada koca bir dağ (ağrı dağı değil ama) güvenli, korunaklı ve sağlıklı. Doğubeyazıta bakan pencere ve bahçelerin manzarası insanı; “ben burada 2 ay yaşasam kesin ererim zaten” diye düşündürüyor. O sessizlik ve huzuru kelimelerle tarif etmem imkansız. Ama saraydan ovaya baktığınızda irili ufaklı koni şeklindeki tepeleri görebiliyorsunuz. E malum ağrı dağı ile birlikte düşününce bu belli bir çizgiyi izleyen oluşumların bir dönem çok hareketli bir volkanik bölüm olduğunu, buranın bir fay hattı olduğunu anlamak zor değil. Coğrafya derslerinde ezberletilen her şeyi apaçık görebilirsiniz burada. Sarayın restorasyonu yalnız gerçekten düşündürücü. Çatı olarak yapılmış modern görünümlü ahşap ve camdan yapı, aslında düşününce var olan, canlı kalabilmiş güzellikleri ortaya çıkarmış olsa da binanın bütünlüğüyle tam bir tezat içerisinde. Daha iyi yapılabilir miydi? Bilmiyorum. Bu hali de benim için yeterli sayılır.
Doğubeyazıt’a girerken İran yolundan sağa dönüyorsunuz, işte oradan sola dönerseniz Iğdır’a doğru gidiyorsunuz. D.beyazıt Iğdır yolu da Ağrı dağının eteği etrafında bir yolculuk aslında. Dağ sağda kalıyor giderken, ve mükemmel bir manzara sunuyor. Hiçliğin ortasında küçük küçük köyler, evler ve kocaman bir ova. Aslında yayla demek daha doğru belki de. Dağın basıncı kaynaklı sanırım, bol da yağmur alan bir yer. Hatta dönüşte küçük çaplı bir gökkuşağı bile gördüm. Yani bir tarafta gökkuşağı ve gri bulutlar, bir tarafta bembeyaz ağrı dağı, ve bütünüyle bir ova. Tahmin edilebileceği gibi müthişti.
Iğdır’la ilgili burada çok şey yazmayacağım ama Iğdır mükemmel bir yer Ağrı’ya kıyasla. Ağrılıların Iğdır’ı çok sevmediklerini ve Iğdır’ı kötü gördüklerini söyleyebilirim rahatça. Hatta Iğdır yolunda gece kaza yapan biri için açıkça “bok yoluna gitmiş” dendiğine bizzat şahit oldum. Bu da Ağrı’nın dindar muhafazakar olması sebebiyle olan bir şey. Iğdır çok çok daha kozmopolit ve belki de bu sebeple daha ileride bir yerde. Iğdır’ı hiç görmemiş olsam Ağrı’yı eminim daha çok sevecektim.
Ağrı ile ilgili şunu da belirtmek isterim, buradaki orduevinde birkaç kez vakit geçirme imkanı buldum. İlk orduevi deneyimimdi ve beklediğimden çok daha güzel buldum. Bir kere fiyatlar öyle anlatıldığı kadar ekstrem ucuz değil. Sadece dışarıdan biraz daha ucuz, ama yine de cebinizden biraz para çıkıyor. Mesela Pazar günleri brunch oluyor ve açıkbüfe kahvaltı yapılıyor. Bir kere her şeyin ayrı ayrı fiyatı var, yani sosis ve sucuk tanesinin bile. Kendime yaptığım dolu bir tabağa 10 lira verdim mesela. E dışarıda da ben bunu zaten 15-20 liraya yiyorum? Neyse ama asıl aktarmak istediğim şey, orduevlerinin kapatılması gerektiğini savunanların kesinlikle akıllarını kaçırmış olduğudur. Sebebi askerin, ordunun müsrifliği, seçiciliği falan değil. Buraya dışarıdan gelmiş ve görevini icra eden insanlar için burası sosyal hayatlarının tamamını geçirebilecekleri tek yer açıkça. Çocukları, eşleri ve kendilerinin gerçek anlamda güvende olabilecekleri ve içinde bulundukları durumdan nispeten uzaklaşabilecekleri yegane ortam, sosyalleşebilecekleri, başka insanlarla, kendileri gibi insanla oturup oyun oynayabilecekleri, sohbet edebilecekleri tek mekan. Kimse kusura bakmasın, bilmiyorum ama askerlik şubesi komutanının, jandarma komutanının kahveye gidip çay içebileceğini rahat rahat kimse düşünemez sanırım. Veya maç izlemeye gidebileceği, rahatça içki içebileceğini. Burası zaten daha çok “dışarı”dan gelenlerin gittiği bir kamusal alan haline gelmiş. Benim bile girip jandarma komutanıyla sohbet edebildiğim düşünülürse katı bir “sadece askerler girebilir” kuralının uygulanmadığını söyleyebilirim. (yalnız umarım bunlar orduevinin komutanının başını derde sokmaz.) Ha nedir, ben de eşofmanla, sakallı gitmedim tabi ki. Ama etrafta zaten sivil olan, oranın memur bürokrat kadrosundan çok kişi rahatça vakit geçirebiliyordu orduevinde. Zaten belki de orduevlerinin tek sorunu katı sadece askeri personele hizmet kuralıdır, ama bu da fiiliyatta ihtiyaç olan bölgelerde giderilmiş, aşılmış gözüküyor. İçeride de ben hiç emir-komuta zinciri, rütbe muhabbeti görmedim.
Son olarak şunu söyleyebilirim ki; burası batı medyasıının gösterdiği, empoze ettiği illüzyondaki gibi değil. O imajla hiç alakası yok. Bu açıdan benim gözümdeki “doğu” imajının tamamen değişmesinde çok önemli bir rolü oldu bu Ağrı ziyaretinin. Hayatımda ilk kez bu kadar doğuya geldim (çocukken diyarbakırda bulunduğum ama hayal meyal hatırladığım dönemi saymazsak) ve kafamdakinden tamamen alakasız bir durumla karşılaştım. İşte bunu da insan buraya gelip görmeden bilemez.
Belki de sırf bu yüzden bence herkes Ağrı’ya, Iğdır’a gelmeli…
hakkında söylenebilecek çok şey yok aslında. ama ilçeye yapılmış yatırım gerçekten inanılmaz boyutta ve şaşırtıcı. adeta yoktan var etmişler, ki gerçekten bir şey yok. 800 yıllık bir çınar, eski bir cami, sıradan bir müze, çok az antik kent kalıntısı. ama buna rağmen gerçekten güzel tanıtımını yapmışlar, şu mevsimde bile, ki 35cm kar olduğu zamanlar oldu geçen iki hafta içinde, gün içinde koreli turist gördük. düşünün yani yalvaçta koreli turist görmek ne demek bilir misiniz? anlayabilir misiniz?
bi de okul yapmışlar yüksek okul gibi bir şey. insanlar çocuklarını yalvaç’a okumaya gönderiyorlar. başlı başına bi ilginçlik tabi ki ama ilçeye kesinlikle hareket katmış.
lüks, triplex villalar var. içinde asansör varmış çoğunda. kimisinin kapılar pencereler kapalı tabi ki, tahmin edebileceğiniz üzere avrupada işçi olan insanların evleri. burada kral gibi yaşıyorlar ve mevduatları da ilçedeki bankalarda değerlendiriliyormuş. zaten bu kadar küçük bir yerde 8 banka şubesini olmasını başka türli açıklayamayız herhalde. ne ticaret var ne sanayi çünkü. tarım da, eh işte.
ilçede kalınabilecek eli yüzü tek otel, otel psidia. gerçekten çok hoş bir tesis. saunası var, bilardo var. ama en garibi ve beni en çok düşüncelere gark edeni en alt katındaki club, disko, cafe, bar. hafta içi pazartesi ve çarşamba canlı müzik var, cuma cumartesi de club. şu anda cıstak cıstak sesini duyuyorum ve yarım saat kadar lobide otururken içeri giren kızlı-erkekli grupları gördükçe ağzım açık kaldı. daha çok “kızlı” diyebileceğim bu gruplar emin olun bebek lucca’nın önünde sıra bekleyenlerden hiç farklı değillerdi. çok garip. sırrını çözemedim ama galiba bahsettiğim myo’da baya bi öğrenci var. bi bu mekanın işletmecisi direk soner sarıkabadayı-bedük arası bi adam.
gezmeye ancak yol üzerindeyse gelinebilir. puanım b eksi.
kişisel tarihçemde önemli bir olay olarak; tam bir michael scott tanıdım. steve carell’in bir röportajında; “herkesin hayatında bir michael scott vardır. eğer olmadığını düşünüyorsanız, belki de o sizsiniz” açıklamasını okuduktan sonra ciddi ciddi korkmuştum. aslında bi kaç aday bulmuştum hayatımdan ama kemalpaşa’da her haliyle ve bütünüyle bir michael scott tanımış olmam içimi rahatlattı.
çay denilen bir yer var ama koskoca nehir. hiç çaylık hali yok, üzerinde de kocaman köprü var zaten. nehrin iki yakası kemalpaşa için önemli, çünkü resmen “karşıyaka” muhabbeti yapıyorlar küçücük yerde. ama nispeten de haklılar zira cidden şehir merkezi nehrin “karşı” olmayan tarafı.
romenler çok ama yerliler tarafından sevilmiyorlar. zaten “karşıyaka” ifadesinin altında biraz da bu yatıyor, romenler daha çok karşıyakada yaşıyorlar.
trafik bursadan bile kötü. hız, kural ihlali, trafik vandalizmi sıradanlaşmış.
garip bir şekilde dilencilik yaygın. ama sıradan, alışılagelmiş dilencilik gibi değil. gayet merkezi bir yerde yolda beklerken yanımıza tam anlamıyla zombi filmlerinden fırlamışçasına, bir eli havada sanki bizim etimizi koparmaya hazırmış gibi, hafif ayakları yere sürünerek ve ağzı cidden açık “aargh” sesi çıkararak üzerimize yürüyen bir amca para istedi. neyse haline acıdık verdik. arkasından yürüyen başka bir adam “onun 15 tane ineği var” dedi. doğrudur. ertesi günlerde yine başka bir yolda yürürken gayet normal giyimli genç bir çocuk çorba parası istedi, yine şaşkınlıkla verdik. küçük yerlerde dilencilik pek görülmez aslında ama bunlar sanki spor olsun diye yapıyorlardı.
ilçeyle ilgili söylenebilecek en iyi ve önemli şeyler yemekleri ile ilgili.
çarşı ızgara süper. müthiş bir helvaları var. fıstıklı kadayıfları da oldukça hoş. postanenin karşısında ve bence sulu yemek yemek istiyorsanız buraya gelmelisiniz. belediye’nin orada hocanın yeri diye bir yer daha var ama nispeten daha küçük, çok da bir fark yok. (ps: yazıyı yazdıktan sonra çarşı ızgara kapandı/taşındı lan!)
girişindeki yeniceli köfte iyi ama pahalı. kanımca değmez. iki kişi 1’er buçuk karışık köfte, piyaz, içecek, tatlı derken 50 lirayı gördük. istanbul standartlarına göre normal ama aynı kalitede bir köfteyi az içerde çok daha ucuza yiyebiliyorsunuz.
çıkışındaki güvenal müthiş. güvenal’ın kemalpaşa tatlıları yörenin en iyisi. ama şerbetli olanlar özellikle. bir kaç çeşit var, biri şerbetli hazır, diğeri 3 gün içinde şerbetlenmeli, diğeri 3 ay, diğeri 1 yıla kadar gibi. içinde peynir olduğu için bu ayrıma gidiliyor zira peynir hepinizin malumu kolay bozulabilir bir ürün. uzun dayanması için iki kere fırınlanıyormuş ve bu işlem tatlının tadını ister istemez etkiliyor. ana caddenin üzerinde belediyenin karşısında da güvenal var, aynı zaten. orada oturup kaymaklı kemalpaşa yemek isterseniz kişi başı 4 lira veriyorsunuz. tatlılar gayet normal boyutta ve oldukça kalın ve lezzetli bir kaymak tabakasıyla servis yapıyorlar. fiyata su da dahil.
tam göbekte köşede “dondurmacı ahmet” var dünyanın en iyi tatlılarını yapıyor. kazandibi ve höşmerim buranın en iyi yaptığı şey. kemalpaşası da süper aslında ama güvenal cidden bambaşkaydı.
yediğim her şey mükemmeldi. vasat bile diyebileceğim bir şey yok. sanırım bunda tarım ürünlerine yakınlığının etkisi büyük. süt ve süt ürünleri ile et ürünleri burada aşırı lezzetli. e zaten başka bir şeye de ihtiyaç kalmıyor bunlar olduktan sonra.
kokoreççilik ve ondan da garibi kumruculuk sektörü gelişmiş. kumruculuk benim bildiğim öğrenci yoğun yerlerde gelişir ama burada fakülte falan yok. gerçi yüksekokul varmış, onun etkisi olabilir. zaten ilçe merkezi restoran açısından beklenmeyecek derecede zengin. thai mutfağı dışında yemek isteyebileceğiniz her şeyin en güzeli mevcut.
düşününce türkiye’de yaşadığım için mutlu olduğum gezilerden biri oldu. bu topraklarda doğmuş olma şanssızlığını belki de mutfağın zenginliği kompanse ediyor. özellikle de tatlılar. tatlı sevmediğini söyleyen biri varsa bence kesinlikle kemalpaşa’ya uğramamış demektir. özellikle de yukarıda belirttiğim sebeplerden dolayı süt ve süt ürünü içeren tatlılar…
genel notum b. gezmeye gelinmez ama yol üzerinde vakit varsa mutlaka uğranmalı. çevresinde yaşayanlar da günübirlik gelmeliler.
aslında hakkında yazabilecek çok şey yok. gayet standart bir yer. ama ilçe olduğuna bakmayın, son derece büyük. kendine il diyen çoğu anadolu ilinden büyük diyebilirim rahatlıkla.
ilçede hayat da baya yoğun. öyle ölü veya sessiz bir yer değil. insanlar yollarda, dışarılarda, geziyor vs. güzel yani bu açıdan.
çılgın bir trafik düzeni var. araç sayısı ihtiyacın çok ötesinde ve kullananları da pek bilinçli değil. ezilmemek işten bile değil. her yerden motorsiklet vs çıkabildiği gibi dar caddelerde hız yapan insanlar çoğunlukta. ayrıca herkes yolun kendisinin olduğunu düşünerek hareket ediyor, yani direk çıkıyor etrafına bakmadan.
organize sanayi bölgesi de cidden büyük. hele seramiksan bak bak bitmez gibi bir durumda. yukarıda da dediğim gibi kendine il diyen bi çok yerden daha büyük ve gelişmiş sanayisi var. ayrıca tarım da çok gelişmiş. toprak çok bereketli, zirai faaliyet karlı. zaten karlı olmasa bunca insan burada yaşıyor olamaz.
belediyenin orda bi park var, oldukça kapasiteli. ama buranın asıl güzel tarafı, mutfağında cidden kaliteli şefler çalışıyor. bakın aşçı bile demiyorum, şef! menüsü cidden zengin. t-bone steak’ten, penne arabiatta’ya kadar istanbulda şekil cafelerde restoranlarda yenilebilecek her şey var ve çok daha ucuz. mesela benim bebek kırıntı’da 20 küsür liraya yediğim tavuklu mantarlı krep burada 8 lira ve gerçekten daha da lezzetliydi.
beni şaşırtan ve farklı bulduğum tarafı; kokoreççilik fazla gelişmiş. bundan 5-6 yıl önce mesela eskişehir’de toplam 2 tane kokoreç dükkanı vardı, şimdi de 3 falan olmuştur. ama turgutlu’da sadece benim gördüğüm belki 10 tane kokoreç dükkanı vardı. dükkan vurgusu burada önemli çünkü kokoreççiliği dükkanda yapmak kolay değil. seyyar olsa anlarım ama sadece kokoreç satarak bir dükkanın giderlerini çeviriyor olmaları talebin yüksekliğini gösteriyor. işin tuhafı kokoreçin yan ürünlüğünü teşkil ettiği alkol, birahane piyasası bence o kadar gelişmiş değil. veya varsa da pek nezih yerler değildi. ama sayısal olarak da öyle etraf meyhane dolu değil. bu açıdan bir trakya değil.
anason kokuyor sokaklar bazı bazı bir de. o da çok ilginç. tahmin edilebileceği gibi rakı fabrikası var.
otel yok, sadece öğretmenevi var. ama 2 tane otel inşaat halinde, kısa zamanda biter. gerçi izmir’e manisa’ya bu kadar yakın bir yerde otele gerek var mı, bence yok.
genel notum: c. yani gayet standart, nötr. ama gezmeye de gelinmez zaten.
çok değer verdiğim bir nesne var, birinden hediye. dün ona bakarken şöyle aklıma geldi;
bu toplam 5 parçadan oluşan bir nesne. aynı zamanda bir işlevi var, nesne olarak önemi işlevini yerine getirebilme yeteneğiyle de oldukça ilintili. yalnız yıpranma payı var ve ben bu nesneyi kullanarak ona verdiğim değeri daha da yücelttiğimi düşünüyorum. gelgelelim bu kullanma durumu nesneyi yıpratarak değersizleştirebilir. fakat ben her zaman yanımda taşımak, her daim kullanmak istiyorum. hediyeyi veren kişi daha verirken zaten “aslında bunun şu parçası yerine şu parçasını alırsan çok daha iyi kullanırsın” demişti, ben de dediğini yaptım. yani 5 parçalık hediyenin 1 parçası hediyenin verildiği orjinal (genuine) halinde değil. kullanımının üzerinden yaklaşık bir yıl geçmiş bu hediyeyi dün yine kullanırken işlevini yerine getirmesinde belki en önemli parçasını da bir gün değiştirmek gerekebileceğini düşündüm. ki değiştirirdim de. nesnenin işlevini yerine getirebilmesini tamamen yok edebilecek olan bu derin yıpranmanın sebebini de giderirsem toplam 5 parçadan oluşan bu hediyenin 2 parçasını değiştirmiş olacaktım. buradaki asıl açmaz şu; bu değişimlerin sonunda bu nesne hala bana o kişi tarafından verilmiş bir hediye midir? öyleyse verilen hediye bu nesnenin tam olarak hangi kısmıdır? değişen ve değişebilen o 2 parça mı, değişmeyen ve nesneye en önemli görüntüsünü veren diğer üç parça mı, veya tamamen ilgisiz olarak parçalardan herhangi biri veya herhangi üçü mü? bu değişimleri yaptıktan sonra hala ona ilk günkü değeri ben verebilecek miydim?
bu düşüncelerle yan odada oturan ev arkadaşım ve kız arkadaşının yanına gittim. kız olana “x’in en çok neresini seviyorsun” diye sormam ufak bir sekso-gerginlik yaratsa da hızla diğer sorularımı sordum: “en çok kafasını mı seviyorsun mesela? veya bir gün kolunun biri kopsa, belden aşağısı kesilse aynı miktarda mı seversin yoksa daha az mı? ötesi, teknoloji çok ilerlese ve x’in kafasını bir robota taksak, aynı x, her şeyiyle aynı ama gövdesi bir robota bağlı, yine aynı derecede sever miydin?” daha da ileri götürmedim ama içimde biliyordum ki bu sorunun devamı; “eğer bir gün beyni tam olarak dijitalize ederek bir yazılım haline getirmek mümkün olsaydı ve x, internet üzerinde bir yazılım olarak hayatını sürdürüp iletişimini yine senin anlayabileceğin şekilde kurabilse yine aynı derecede sever miydin?”
son kısım elbette gestalt ve holism’den ziyade zihin felsefesi ile ilgili.
arkadaşlarımla yaptığım teatiden vardığımız asıl sonuç şöyle; evet, 2 parçası değişse bile o benim için y kişisinden aldığım hediyedir ve aynı değeri vereceğimdir. peki ya bir gün gelir ve diğer 3 parçasını da değiştirmek zorunda kalırsam? ki bu 3 parça birbirinin diğerlerinden ziyade daha bir tamamlayıcısı rolündedir ve nesneye ilk baktığınızda gördüğünüz şeylerdir. sanırım işte o zaman artık bu nesne hediye özelliğini kaybedecek, nesneye bağlı bir soyutluk olarak da sahip olduğu değeri yitirecektir. ancak eğer buna rağmen aynı değeri veriyor olsaydım hediye vermenin ne anlamı kalacaktı? y kişisi karşıma geçip “al sana bunu aldım” dediğinde ellerinde hiçbir şey göremeseydim, fakat o bana ne olduğunu anlatsaydı, hayali bir nesneye yine aynı değeri verebilir myidim? hayır veremezdim. buradaki gri bölge ve öznel taraf nesnenin ne kadarı hediyedir ve yüzde kaçlık kısmı verilen manevi değeri taşımaktadır sorusudur.
gelelim bu uzun yazının asıl ve en çok sorulması gereken sorusuna:
beldeye istanbul-edirne, ünlü d100 karayolundan edirne istikametinde ilerlerken lüleburgaz’ı geçtikten yaklaşık 15-20 dk sonra karşınıza çıkan ve sola işaret gösteren “alpullu” tabelasını izleyerek gidiyorsunuz. henüz dönmeden sol tarafınızda ufuğa yakın bir yerlerde bir su kulesi göreceksiniz, işte gideceğiniz yer orası. gerçi su kulesini önemli bir gösterge olarak kullanmayın, etrafta sayıca epey su kulesi var. pancarköy’ü geçtikten sonra tam anlamıyla dümdüz ve sağlı sollu ağaçların olduğu müthiş bir yoldan geçip alpullu’ya varıyorsunuz.
kışın kış olduğu zamanda gelmiş olduğum için belki de alpullu’nun renksiz halini görme fırsatım oldu.
sessizliği müthiş.
şeker fabrikası müze olmalı. zaten yılın sadece 1 ayında çalışıldığı, kalan 11 ayda işçilerin sadece gelip gittiği, hiç kimsenin hiçbir iş yapmadığı veya üretmediği bir yer burası. buna rağmen elbette ikramiyeler olsun, maaş olsun tıkır tıkır yatıyor. belki de bu yüzden alpullu tam anlamıyla durağan bir yer. babaeski için “1980’lerden sonra tarih uğramamış” dedim ama alpullu’ya ve özellikle şeker fabrikasına 60’lardan sonra tarih kesinlikle uğramamış. tarih burada modernizm savlarının aksine tamamen punctualist. fabrikanın hem sembolik hem de kanuni sebeplerle satılamadığını duydum. bence de zaten satılmasın, ziyan olur. doğrudan müze veya milli park yapılması gerekir.
fabrikanın içinde üretim tesisleri dışında şirin ve eski evlerden oluşan lojmanlar, müthiş bakımlı yeşil alanlar, havuz, sinema ve hatta bir de gazino bulunuyor. gazino’da hala yemek yiyebilirsiniz. insan orada oturup yemek yerken kendinden önce belki de devlet büyüklerinin, dönemin ileri gelen çiftçi, sanayici vb. adamlarının oturduğu, rakı içtiği ve belki de eşleriyle dans ettiği bir yerde olduğunu kolayca anlayabiliyor. tarihin süreksizliği veya anakronizm üzerine sessiz bir öğle vakti dalıp gidebilirsiniz. gazino’da öğle yemeği fiks menü, o gün ne piştiyse geliyor. ancak meşrubat içemiyorsunuz, sadece su. kola vb. şeylerin saklandığı bölüm öğlen kapalı. akşam alakart serviste açıldığını tahmin ediyorum (ilerleyen zamanda öğrendim ki içeceklerin olduğu bölüm başka bir çalışana zimmetliymiş ve bu kişi de öğleden sonra 3’te falan geliyormuş. duvarda yazan “içkilerin parası peşindir” ibaresinin sebebini de böylece anlamış oluyorum). zaten alkollü içkiler falan da var. servisi yapan garson günde maksimum 20 kişinin geldiği bu misafirhanede klasik bir şef edasıyla yapıyor servisi ve kıyafeti de böyle. ayrıca yemekler aşırı lezzetli. bunda hem aşçının yeteneğinin payı var hem de fabrikanın en iyi malzemeleri ihale usulü almasının.
alpullu sakinlerinin önemli bir kısmı çiftçi elbette, geri kalan kısmı da fabrikada işçi veya memur. fabrikadakiler yukarıda saydığım sebepler, çiftçiler de malum sebepler yüzünden neredeyse hiç çalışmıyorlar. gün içinde kahvehanelerde vakit öldürüyorlar sürekli. insan ister istemez düşünüyor ve de anlıyor, neden marx köylülerden nefret ederdi ve neden türkiye’de köylüler devrim yapamadılar. durağanlığın bir jel kıvamında olduğu ve neredeyse elinizi uzatsanız tutabileceğiniz, sıkabileceğiniz bir şey olduğu yerlerden biri alpullu. buna rağmen insanlar “fakir” değil. kaldı ki zaten fakir olsalardı bir çıkış arar, mobilize olurlardı. kendimi böyle bir yerde hayal ediyorum, 10 içinde yer yüzündeki okumak istediğim tüm kitapları sanırım okumuş olurdum.
şehirden gelip burayı yargılamak büyük ihtimalle yanlış ama yapıyoruz ister istemez.
alpullu’nun yaşam düzeni diyebileceğim yapılaşması ise gerçekten ütopik, ideale yaklaşmış diyebilirim. gar’ın konumu ve tren rayları sanki bir sınır gibi çizmiş, oradan sonrası yok adeta. şehrin bir kenarında da yukarıda bahsettiğim fabrika var, dolayısıyla iki kenarı belli olan bir dikdörtgen adeta. “büyümek için alan yok” diye düşünülebilir ama aslında zaten büyümesine gerek de yok ve dahası pek büyüyormuş gibi gözükmüyor. pancarköy tarafından gelinen yolun üzerinde yeni dublex havuzlu siteler falan da yapılmış. öğrendiğimize göre istanbul ve diğer çevre illerde yaşayan kodamanlar bu evleri “zamparalık” için kullanıyormuş. orada gerçekten yaşayan masum halkı tenzih ederim tabi ki.
alpullu’nun asıl ütopik kısmı şu; merkezde en yüksek ev iki katlı. hepsinin bahçesi var ve sokak düzeni tam bir ızgara düzeni şeklinde. ana yollar hariç, sokakların çoğu asfalt bile değil, arnavut kaldırımı. aslında burası tam anlamıyla 19. yüzyılın ilk yarısında ve belki 70’lere kadar devam etmiş, “bir fabrika ve etrafında kümelenmiş, adeta sınıfsız toplumu simgeleyen tek-tip evlerin bulunduğu, günümüzde belki büyük yazılım şirketlerinin ‘kampüs’ düzenine benzeyen” anlayışla imar edilmiş. düzenli, gösterişe kaçmayan, amaca uygun ve ihtiyaçları gidermede optimalite düsturlarının ön planda olduğu sosyalizme yakınsayan bir yer. fabrikası, fabrikanın yanında kurulmuş garı, bu ikisinin sınırladığı alanda meydanı ve belediyesi, ve yine bunun yanıbaşındaki tek sokakta sıralanmış dükkanları ve pazaryeri ve hatta bu meydana bakan diğer sokaktaki kahvesiyle işlevselliği ve komüniteyi hissedebileceğiniz bir yer.
alpullu’da hava buz gibi, ayaz oluyor. benim bulunduğum sürede trakya’nın ünlü karını görmek nasip olmadı ama ayazı kesinlikle ankara veya eskişehir’le yarışabilecek seviyede.
son olarak notum; b+. gezmeye günübirlik de olsa gelinir, denizi olsaydı yaşanabilirdi de. ancak tarla fiyatlarının uygunluğu düşünüldüğünde ufak da olsa bir çiftlik alınıp haftasonları, yazın vs. gelinebilir istanbula yakınlığı sebebiyle. gerçi işte deniz olmadıktan sonra..
öncelikle en yalın haliyle söylemek gerekirse bolu aşağı yukarı eskişehirin 10 yıl önceki hali. zaten bolu bir karadeniz ilinden çok iç anadolu kentini andırıyor. insanları, yapılaşma mantığı hatta kokusuyla bile. ki kokusu dediğim şey standart karbonmonoksit, kömür isi kokusudur. şehirde doğalgaz kullanımının gerçekten yaygınlaştırılması lazım. üniversitenin varlığı hissediliyor, eskişehirin eski hali dememin bir sebebi de bu zaten, etrafta gerçekten epey öğrenci var. rivayete göre üniversite nüfusu şehir nüfusunun 4’te 1’ini oluşturuyor.
izzet baysal’ı insanlar gerçekten seviyor galiba her yerde gönüllü koyulmuş fotoğrafları falan var. normal tabi bir bakıma baya bi yatırımı var.
bir tane asıl ana caddesi diyebileceğimiz bir yer var, adı tabi ki izzet baysal bulvarı. bulvar ama ortasında refüj yok, onun yerine bulvarın ortasını plastiklerle ayırmışlar, ortası boş. bulvar tek yön bu arada, ayrılmış bölümü de düşününce rahat üç şerit olabilecekken toplam iki şeritten oluşuyor, ikisi de gidiş. bu yolun öncesini, onu bu hale getiren sebep ve etkenleri, yani diyalektiğini bilmiyorum ama bize manasız geldi.
kentin çılgın projesi belediyenin önündeki meydandan biraz yukarıda kalan caminin olduğu sokakla arasına yürüyen merdiven yapmak. yapım aşamasında şu anda.
bir tane alışveriş merkezi diyebileceğimiz bina var, becikoğlu. üstünde sinema, burger king vesair restoranlar var. alt katında da migros var. eskişehir’de de sinema, migros ve burger king aynı binadaydı mesela, bu da bir ilginçlik.
kubbealtı diye bir yer var köroğlu heykelinin karşısında, inanılmaz güzel yoğurtlu gözleme yapıyor. gözlemeyi normal yapıp makasla parça parça yapıp üzerine sarmısaklı yoğurt ve salçalı sos döküyorlar. teorik olarak sosyete mantısına benziyor kıymalı gözleme isterseniz. yani bence süper bişey. ıspanaklı gözleme falan da var.
insanlar iyi, gece hayatı var. hiçbir konuda sıkıntı yok baskı yok. tabi mekan seçenekleri çok sınırlı, destina var ama bize uygun değildi, mazı var, daha canlı müzik, eller havaya mekanı diyebilirim. ama sonuçta gece 11 buçuk 12’de sokaklarda genç hanımlar arkadaşlarıyla falan gayet yürüyebiliyor gezebiliyor, ne bir kroluk, lümpenlik vs. görmedim. eli yüzü biraz düzgün bir cafe-bar açılsa inanılmaz iş yapar, bu konuda bir açlık var. üniversite gençliği görüntü olarak bildiğiniz istiklal caddesi vb. ayarında. normal üniversite öğrencisi yani. ama lise formalılar beni çok şaşırttı, sanki bolu’da değilim de etiler’de veya nişantaşı’ndaymışım gibi hissettim çoğu zaman. böyle kemik gözlüklü, tumblr kızı da denilebilen, sıklıkla hipster tabir edilen tipte çok lise formalı insan gördüm. bu bence güzel bir şey ve internetin kültürel homojenliğe katkısını da bana tekrar göstermiş oldu.
açlık derken, aç kalmazsınız, yemekler çoğu yerde güzel ve çeşit var. mesela bir öğrenci ve eskişehir klasiği olan tantuni bile var. yemek yiyecek yer sıkıntısı yok ama oturup vakit geçirecek yer sıkıntısı var.
bolu’da insanlar kaldırımda yürümeyi bilmiyor veya bizim hep acelemiz vardı bir istanbul alışmışlığı olarak. o kadar çok insana çarptım veya onlar bana çarptı ki.
arçelik ve büyük tavukçular şehrin önemli bir gelir kaynağı. onlar da olmasaymış cidden bu halde olamazdı sanırım.
“arslan” bir isim olarak nedense çok tutuluyor, ülkenin diğer illerine göre garip bir şekilde oransal olarak daha sık kullanılmış. isim veya soyisim içinde “özarslan, alparslan, arslan” gibi tüm kalıpların tüm varyasyonları var. bence enteresan.
yakınında abant, yedigöller gibi daha doğa harikası yerler varken özellikle;
notum c+, gezmeye gelinmez, zorunlu kalınırsa yaşanır.
anakronizm ve meta-fiction öğelerini kullanmasıyla standart bir post-modern filmdir.
onun dışında çok güzel film ya, woody allen diye ağız burun kıvıran bir grup genç olarak - belki de beklentileri bu sebeple çok aşağıya çektiğimizden - bildiğin beğendik. ben de beğendim. yürürken konuşmak, yürürken konuşabilecek birilerinin olması hayatınızda ne güzel, ne büyük şans. basıp paris’e gitme isteği uyandırıyor ister istemez. bir bu bir de before sunset’deki o mahut uzun yürüyüş sahnesi. insan sadece hayal kurarak yalnız başına yürümeyi bile isteyebiliyor hatta. ama gelin görün ki yalnızlık sadece filmlerde güzeldir. izlemesi güzeldir. yaşaması yaşayana azaptır. başkalarının yalnızlıklarını izlemek sevimlidir, fakat hayat filmlerdeki gibi değil tabi ki.
neyse, uzun uzun konuşmaları izlemeyi seven benim gibi insanlar için oldukça iç ısıtan bir film.
altın çağ muhabettinden ziyade kişisel olarak beni daha çok etkileyen kısım gil’in daha fazla hayal gücüne ihtiyaç duyduğunu fark etmesi oldu. gerçekten de belki de hayatımızda daha fazla hayal gücüne yer vermeliyiz. yazarken, düşünürken, hayal kurarken. (ama hayat her zaman gerçek olan)
filmden çıkınca uzunca bir yol yürüyüp konuştum ama bir süredir konuşamadığım şeyler hakkında. o iyi oldu. paris kadar güzel olmasa da, en azından hava güzeldi. zaten şimdi düşününce, iyi ki evde tek başımayken falan izlemememişim…
ayrıca filmi izlerken de düşünmüştüm; madem bu kadar derindin niye baştan itibaren barbie bebek gibi kızla bir ilişkiye başladın ki? nişanlılık, evlilik evresine gelene kadar bunca zaman geçirdin, ortak noktan olmadığını hiç mi farketmedin? gerçek hayatta da aklıma ısrarla takılan, gözlemlediğim, filmde de yadırgadığım yer burası oldu yani. çok saçma. kendi içinde bir eleştiri oluyor bence bir bakıma, farkında olmadan yaptığı bir eleştiri de olabilir. çok derinler, entelektüeller, çok duygusallar falan bu kişilere bakmayın, inanmayın da. sonunda hepsi gidip kaslı yakışıklı çocuklara veya işte filmdeki gibi güzel popolu, güzel yüzlü kadınlara aşık oluyorlar ve onlara methiyeler düzüyorlar. cidden mesela bunu hep garip bulmuşumdur. kariyer kadını, ağır feminist, kişilikli kadınların bile böyle erkeklere kör kütük aşık olması modern şehirlilerin anlamsız bir kaderi sanırım. altında çok sebep yatıyor olabilir, bunların başında da “yanında gezdirme” yani “self-image”ını, kendi kafasında kurduğu görüntüsünü pekiştirme, güzelleştirme amacı olabilir. tabi aynısı erkekler için de geçerli. etrafınıza bakın işte, türk entelijansiyasına bakın, aykırı tiplerine, rockcılarına falan bakın, anlarsınız ne demek istediğimi. bu sözde modern şehirliler, aslında kapitalizmin yalnızlaştırdığı ve yabancılaştırdığı ve yersizyurtsuzlaştırdığı insanların tek derdi bedensel hazlarıdır. sürekli başka şehirlerde, başka mekanlarda, başka bedenlerde, kısacası an itibariyle oldukları yerin dışında her yerde aradıkları ruhları yoktur, derin değildir. bu yüzden de ruhlarına hitap edecek insanlarla değil, duyularına hitap edebilen insanlarla yine yüzeysel, protestan bencilliğine uygun mutualist ilişkiler yaşarlar ve alabilecekleri haz bitince hayatlarına hiçbir şey olmamış gibi devam ederler. yukarıda modern diye bahsettiğim ama literatürde tam karşılığı “post-modern” yalnızların en büyük açmazı da bu sanırım. sen sanatla, felsefeyle, tinsellikle ilgili bunca şeyle bu kadar yakından ilgili ol, halkın ve kitlelerin geri kalanını “yüzeysel” olmakla suçla ama gel, insanlığın en önemli ve en belirleyici konusunda - insan ilişkilerinde - bu kadar bencil ve sığ ol.
Fiziksel acı için ilaç kullanılmasına karşı değilim. Ama ruhani her ne olursa olsun beyin kimyasıyla oynayan her ilaca şiddetle karşı çıkıyorum. İlaçla tedavi sadece bir kontrol yöntemidir ve yalnızca insanları yontmanın daha etkili bir aracıdır. Ortalamalaşmanın bir enstrümanıdır ve etrafımızdaki diğer her şey de aynı amaca hizmet eder. Sırf bu yüzden bile karşı çıkmaya değer. Insanı insan yapan ruhundaki aşırılıklarıdır.
Ama yine de bir tarafım yargılamadan önce düşünmemi söylüyor. Fiziksel olandan daha fazla elem veren acı olamaz mı? Dahası bundan kurtulmanın yollarının bilimde aranmasında ne yanlışlık olabilir ki?
Kişisel olarak fiziksel acı anlamında da oldukça tecrübeli olduğumu düşünüyorum ama tabi buz dağının görünen yüzüyle tanışmışımdır en fazla. Ruhani acı konusunda ise; umarım artık dahasını yaşamam diyebileceğim bir noktadayım. Etrafta depresyonda gezen onbinlerce insanı - maalesef ki - cebimden çıkarabilecek kadar şey yaşadım ama hiçbir zaman kafam rahatlasın diye ilaç kullanmadım. Sadece B’den ayrıldıktan sonraki dönemde gece uyuyamıyordum ve belki de bu yüzden şu anda olduğundan daha fazla içki içiyordum. Uyuyamamaktan ve gözlerimi kapattığımda aklıma gelenlerden, gözümün önüne gelenlerden dolayı delireceğimi düşünüyordum. Panik atak, depresyon ve benzeri şeyleri yaşayan insanların sadece iyi arkadaşları olmadığını düşünüyorum açıkçası. Yukarıda bahsettiğim o kötü dönemde de yanımda hep B, G, M, M ve K vardı. Sırf bu yüzden bile onlar farkında olmasalar da onlara borcumu asla ödeyemeyeceğim. Şu anda olduğum yerde olmamı belki de çok büyük yüzdelerle onlara borçluyum.
Ama sonuçta geriye dönüp baktığımda o dönem benim için üzüntünün, deliliğin uç noktalarıydı ve dolu dolu yaşadım. Insan olduğumu hissettiğim zamanlardı ve en insani duygu olan aşk, bağlılık ve kaybetmenin yoksunluğunu hissettim. Eğer bu dünyaya bu hayata bunları yaşamak için gelmiyorsak niye yaşıyoruz ki? Aptal mesleklerimizi icra edip insanlığa hiçbir şey katmadan tüketip gitmek için mi? Mutluluk gerçekten de tüm insanlarn aramakta özgür olduğu en önemli öğe ama tüm hayatı onun ve acıdan kaçmanın üzerine kurgulayarak kaçırdığımız onca diğer şeyin güzelliğini nasıl yaşayacağız? Dahası benim açımdan arkadaşlarımın değerini anlamak olan, zor zamanlardan çıkardığımız önemli dersleri nasıl çıkaracağız?
Yani ilaçlar sonuçta sadece insan ruhunu özgürleştirdiğimüddetçe kullanılmalıdır çünkü diş ağrısının acısı insanın ruhunu sınırlar ve elem verir. Fakat bir aspirin bu bedensel acıyı giderir ve kişiye yine mutlu olmak, üzülmek, kahkahalara boğulmak veya ağlayarak kusmak için vakit verir. Fakat tek işlevi insan ruhunu budamak olan ve uyku getirmek ve hissizleştirmek olan bir depresyon ilacının etkisi ruhu hapseder ve insan sonunda bedenine hapsolmuş olur. Ortalama bir hayatı kabullenmiş olur böylece kişi de boşa yaşamış olur.
öncelikle film şekil olarak buram buram richard linklater kokuyor. konuşan insanlar. ama boş konuşmayan, gerçekten bir şeylerden bahseden insanlar. gerçek hayatlarımızda yaşamak ve böyle bir şeyi paylaşabilmek için aradığımız tipte insanlar. konuşabilmek. sonuçta dil insanın iletişimi için geliştirdiği ve onu hayvanlardan, diğer tüm canlılardan ayıran en önemli unsur değil mi? bizi biz yapan şey değil mi? iki (veya daha fazla) insan bir araya geldiğinde neden sadece bağırarak salakça şeyler söylemeli veya gülmeli? belki de artık çoğu insanın konuşacak şeyleri olmamasından kaynaklı. onun sebebi de artık düşünen pek az insan kalmış olması.
ne kadar gerçek, ne kadar kusursuz bir film. büyük hikayelere, fantastik bir olay örgüsüne, belli mesajlar vermek için sembolizmalar üretmeye ihtiyacımız yok. sıradan insanların sıradan ve olağan yaşanmışlıkları, hatta işte bu müthiş filmde olduğu gibi iki hayatın çok kısa ve belki uzun vadede ilgisiz kalabilecek kesişimleri bile durup düşündüğümüzde ve bu örnekte izlediğimizde ne kadar duygulu ve dokunaklı bir hikayedir.
mutlu son gerçek hayatlarımızda pek ender ulaşabildiğimiz bir şey. hatta gördüğüm kadarıyla pek az kişiye nasip olabilecek kadar ender. insanların çoğu ya yanlış zamanda yanlış yerde oluyorlar veya yine yanlış zamanda doğru kişiyle karşılaşıyorlar fakat sırf zaman yanlış olduğunu için değerini bilemiyorlar veya hataları yüzünden bir şekilde kaybediyorlar. filmde de eğer karakterler gerçekten her şeyi bir tarafa bırakıp birlikte olmaya karar vermiş olsalardı film klişe, iğrenç bir film olacaktı. bu haliyle sadece sonunda ya ağzınız açık kalır ya da çok duygusalsanız gözlerinizin doluluğuyla oturmaya devam edersiniz.
film herhangi bir ilişkinin rollerinin hızlı çekimi gibi bir şey bir taraftan da. erkek başlarda umursamaz ve cool takılırken zamanla romantik, hayalci ve tutkulu erkeğe dönüyor. kadınsa başlarda aynı cool’lukta devam ederken önce realist, sonra sadece kederli ve boyun eğmiş hale geliyor. ama sonuçta kadın gerçekçiliğini hiç bırakmıyor. halbuki bir an için bile olsa karanlık tarafa geçip adamla aynı romantizmi paylaşsa her şey farklı olabilir. ama kadınların çoğu böyle. veya bilmiyorum bende sorun var ve ben hep böyle kadınların peşinden gittim, onları tanımak, hayatlarına dahil olmak istedim. ama sonuçta ikisi için de bu dediğim gibi herhangi bir ilişkinin evrelerini izlemek gibi oluyor. başlarda yüzeysellik maskesi altında gizlenmiş duygular ve sonrasında bunların tutkulu dışavurumu.
Videodaki konuşma aslında hayatın o kadar çekirdek bir sorununa değiniyor ve bu çekirdeğin etrafında oluşumlanmış başka bir çok probleme de gönderme yapıyor ki tam olarak konuyla ilgili derli toplu bir yazı yazmam imkansız. Bunun yerine amacım bu yazıyı okuyan insanların beyninde sadece belli başlı şimşekler çaktırmak ve imgeler oluşturmaktır. Bu yüzden dağınıklığı mazur görmenizi rica edeceğim…
Hepsinden önce konuşmacının liberal kapitalist varsayımları ve ona kaynaklık eden aydınlanma düşüncesini özetlemesi o kadar doğru ki üzerine söyleyecek hiçbir şey kalmıyor. Gerçekten de bilenler bilir, liberal düşünce her zaman seçimi ve seçim özgürlüğünü öne çıkarmıştır. “Mutluluğu istediği şekilde arama hakkı” kralların, derebeylerinin ve hayatın her alanında (özellikle ekonomik alanda) düzenleyici işlemlerin herhangi bir şekilde hüküm sürdüğü bir çağda devrimsel bir ilke idi. Öne sürmesi de savunması da önemli bir düşünce sistemiydi. Ama sonunda bu siyasi ve ekonomik akım modern sanayileşmiş toplumları yarattı ve artık biz eskisine oranla çok daha yalnızız.
İşin siyasi eleştirisi bir tarafa, felsefi olarak da varoluşçu düşünce sistemi seçim ve seçmek sorununu öncül sorunu haline getirmiştir. En yakın arkadaşı tüm hayatını olabildiğince az seçim yapmak ve karar vermek üzerine kurgulamış ama onun tam tersi bir insan olarak hayatımın her alanında en ufak seçimlerde bile bunun anlık olarak bundan sonraki hayatımı geri dönülemez şekilde etkilediğini düşünüyorum. Her ne kadar Sartre “hayatımın bir gününde bile kendimi umutsuz hissetmedim” dese de videodaki konuşmacının da belirttiği gibi yaptığım seçimleri farklı şekilde yapsaydım nasıl bir hayatım olacaktı sorunsalını sıkıntılı bir şekilde sürekli beynimin içinde hissederim. Benim gibi bir çok insanın, yani varoluşçuluğu benimsemiş insanların üzerindeki bu inanılmaz sorumluluk ve dayanılmaz ağırlık ile nasıl baş edebildiklerini de düşünmek gerçekten çok zor.
Seçim yapmak ve bu seçimde tamamen özgür olduğumuzu düşünmek ahlaki anlamda her bireyin üzerine çok doğru ve gerekli bir sorumluluk yüklese de kapitalist “maksimizasyon” kuralı ile bezenmiş bir “homo economicus” için yine ekonomik terimlerle fırsat maliyeti sonuçta bizi daha mutlu kılmadı. Kendi yarattığımız ilişkiler ve sömürüler düzeninde yine kendimize olan güvensizliklerimiz elbette yalnızlıklarımız için önemli bir kaynak. Ancak asıl sorun gerçekten de beklentilerde. Biz ve diğer herkes artık televizyon izleyerek, internette surf yaparak başka bir çok hayatları görebiliyoruz, daha iyisinin mümkün olduğunu biliyoruz ve o hayatları yaşayan insanların onu hak etmek için çok da fazla şey yapmadıklarını biliyoruz.
Huntington’ın ünlü sosyal bozulma formülajında toplumları mobilize ettikten sonra beklentilerin yüksek olması ve siyasal katılmanın da mümkünlüğü bir araya geldiğinde kurumsal yapı güçlü değilse sosyal çözülmenin kaçınılmaz olduğu gösterilmiştir. İşte bu yüzden toplumumuz şu anda ciddi bir kırılma evresi geçiriyor ve işte bu yüzden toplumun en önemli bileşeni aile dağılıyor.
Eskiden insanlar ailelerinin seçtiği insanlarla evlenir, onunla çocuk sahibi olur ve uzun yıllar mutlu yaşarlardı. Etrafınıza bakın, görücü usulü evlenmiş hemen herkes hayatlarının sonuna kadar evli kalıyorlar ve gerçekten mutlular. Yani bu kadar fazla sayıda insan mutlu taklidi falan yapıyor olamaz. Birbirlerini gerçekten seviyorlar. Fakat biz, biz modern şehirli inanılmaz özgür ve gelişkin bireyler olarak artık her yerde severek ve birbirlerini seçerek evlenmiş benzerlerimizin sancılı boşanma süreçlerini izliyor, daha da kötüsü “kadın cinayetleri niye artıyor” diye düşünüyoruz. Yani şimdi tamamen özgür olan bizler, bizden bir iki üst jenerasyonumuzdan daha mı mutluyuz?
Biz insanlar olarak hiçbir zaman hayatımızı, ahlakımızı ve inanışlarımızı aydınlanmacı veya liberal kapitalist düşüncenin dogmalarına, varsayımlarına göre yaşamak zorunda değiliz, hatta bana sorarsanız yaşamamalıyız ve düşüncemizi bunların çevresinde kurgulamamalıyız. Kaldı ki zaten liberalizmin ünlü açmazı da budur, insanlara sadece seçim özgürlüğü vererek onları özgürleştiremezsiniz. Buna negatif özgürlük denir ve her defasında görülmüştür ki yanlıştır ve işlevsizdir. Önemli olan pozitif özgürlüktür ki bunda insanlara gerçek anlamda seçim hakkını onlara her türlü güvenceyi sağlayarak verebilirsiniz. Negatif özgürlükçü bir ülkede bir genç özel okula gidemediği için zekasını geliştiremez ve belki de önemli bir buluşa imza atabilecekken bu tüm insanlıktan esirgenmiş olur. Pozitif özgürlükçü bir ülkede yaşamış olsaydı tam potansiyelini gerçekleştirebilirdi. İşte bence özgürlüğün, daha doğrusu insanlar tarafından kurulmuş herhangi bir düzenin (adına devlet diyebilirsiniz) yine insanlara, bireylere sağlaması gereken tek şey budur: herkesin kendi potansiyelini özgürce ortaya koyabilme serbestisi. Fakat bu hiçbir zaman bir bireysel veya toplumsal fayda maksimizasyonu üzerinden şekillenmemelidir.
Seçim özgürlüğü, seçilebilecek şeylerin fazlalığı kapitalizmin kar marjlarını artırmak için bulduğu müthiş çözümdür. Bunu da Adorno ve Horkheimer’dan başlayarak bir çok eleştirel kuramcı vivid bir şekilde göstermiştir. Ayrıca bu hiçbir zaman gizli bir bilgi de değildir, herhangi bir ekonomi/işletme/pazarlama kitabını açıp bakarsanız “ürün farklılaştırma” başlığı altında bunun neden ve nasıl yapıldığını görebilirsiniz. Amaç her zaman piyasayı kar marjlarının düşük olduğu tam rekabet piyasasından daha yüksek olduğu oligopollere ve mümkünse monopollere dönüştürmektir. Ürün farkılaştırması da burada devreye girer, McDonald’s ile Burger King arasında gerçekte fayda anlamında hiçbir fark yokken tüketicilerin ciddi bir fark olduğunu düşünmesi talebi ve dolayısıyla fiyatı (ve dolayısıyla kar marjlarını) kontrol etmenizi sağlar. Modern kapitalist düzenin tek değişkeninin kar marjı olduğunu düşünürsek böyle bir çaba pek de anlamsız gözükmüyor. Kar marjı belli bir seviyenin üstündeyse üretim vardır, altındaysa yoktur ve üretimin varlığı veya yokluğu her şey demektir, her şey!
Seçim özgürlüğü ve tüketim maddeleri üzerinden kimlik yaratımı ise kanımca hiç kimsenin planlamadığı, yani belli bir komplo teorisi üzerine şekillenmemiş, sadece 60’lardaki reklamcıların, o büyük dehaların(!) fark ettiği bir şeydi. Yine aynı örnekten gidersek; McDonald’s yiyen insanlar ve Burger King yiyen insanlar kendilerini ve diğer insanları bu seçim üzerinden yargılayıp etiketledikleri sürece kapitalist düzen devam edecektir yani bu davranış sadece süregelen düzeni beslemektedir. Giyim sektörü de bu farklılaşmanın en güzel ve görülebilir örneklerini vermektedir sürekli. Çeşitlilik daha fazla ve farklı ürünün üretilmesini sağlar, daha fazla girişimci ve sermaye kullanımı yaratır. Çeşitlilik sayesinde giyim bir ihtiyaç olmaktan çıkar, bağlamından ve kökünden kopar; o artık sadece sizin kim olduğunuzu gösterebildiğiniz bir meta haline dönüşmüştür ve en kötüsü benliğinizle ilişkilendirilmiştir.
Sonuçta bizler seçim yaparak kimliğimizi gerçekleştirdiğimiz sanısına kapılıp özümüzdeki ihtiyaçları sürekli uyuşturmayı seçeriz ve diğer her maddesel bağımlılkta olduğu gibi sürekli doz artırımı isteyen birer zombiye dönüşürüz. Kimliğimiz, sürekli doyurulmayı bekleyen ve hiçbir zaman yeterli doyuma ulaşmayan bir canavar haline gelir, içimizdeki, bizden de beslenen asalak bir canavar.
Bize seçimi ve seçmeyi kutsayan liberal kapitalist paradigma sonunda seçimlerimizle ilgili sorumluluğu da ister istemez dayattı. Buradaki asıl sorun yine aynı paradigmanın “hep daha iyiye” düsturunu da aynı şekilde empoze edilmiş olması. Adeta “a priori” olduğu ileri sürülecek bu düstur doğrultusunda ileriye doğru herhangi bir adım atacakken, yani herhangi bir seçim yapacakken aklımızda hep o “en iyiye ulaşabilme” ihtimaline yaklaşıyor muyuz yoksa uzaklaşıyor muyuz sorusu bulunuyor. Ve eğer uzaklaşıyorsak geriye dönüp baktığımızda “en iyi” olamamış olmak ve bunun yaratacağı yıkım bizi korkutuyor. Halbuki neden “en iyi” olmak isteyelim ki? Dahası bu nasıl bir “iyi”? Kime göre iyi ve ne zamandan beri böyle addediliyor? Cevabı çok basit; bu iyi kapitalist liberal ahlakın “iyi”sidir ve sadece daha fazla kazanıp daha fazla tüketmeye programlanmış bireyler yaratır. Reklamlarda bize pazarlanan insanlar olmaya çalışmak aptallıktır. Dünyayı gezmek, seçkin komşularla uydukentte lüks dairede yaşamak, büyük ekran televizyon ve yeni çıkacak her şeyi alabilecek maaşı veren, dünyaya hiçbir katkısı olmayan anlamsız iş. İşte bizden bekledikleri ve seçimlerimizi ona göre şekillendirmemizi bekledikleri şey tam olarak da budur.
Kapitalist eleştiriden kurtulmak ve onu reddetmek kendi açımdan çok daha kolay, bence zor olan kendimizle ilgili korkular. Acaba kaç kişi başka bir otobüse binmiş olsaydı hayatının aşkı ile tanışmış olabileceğini düşünürdü, hem de ciddi ciddi? Veya bir telefona bakabilseydi hayatının çok daha farklı olabileceğini? Kaç kişi hayatının kocaman bir seçimler ağı olduğunu düşünür? Böyle düşünmek doğru olan demiyorum elbette, insanın hayatının sorumluluğunu alması ile seçimleri ile kafayı sıyırıp delirmesi farklı şey. Sonuçta ne olursa olsun hayatımız üzerinde ciddi bir kontrolümüz olduğunu söyleyemeyiz. Bizim hayatımızı bizim seçimlerimizden çok başkalarının seçimlerinin kontrol ettiğini kabullenmek bu konuda atılabilecek önemli bir adım.
Önemli olan hayata bakışı daha optimist yapabilmekte. Seçimlerin ahlaki sorumluluğunu almak ile içinde yaşadığın hayatı ve en önemlisi anı değerli kılarak onun değerini bilmek arasında fark vardır ve ikisini de dengeli bir biçimde hissedebilmek, ikisi üzerine de bu şekilde kafa yorabilmek insan hayatının ve bireyin en önemli sorunlarından biridir…
Ps: Konuşmayı keşfetmemi sağlayan misslosthonesty‘ye teşekkür ederim.
bu kadar geri zekalılık ve cahillik ve dahi iki tane iletişim kuramı kitabı okumadan umberto eco’ya ayar verdiğini, karşı argüman geliştirdiğini düşünebilecek kadar ruh eziği bir kitle ancak ekşi sözlükte topaklanabilirdi zaten. görüyoruz ki durum tam olarak da bu şekilde.
tekerleğin icadından beri ihtiyaç aynıdır ve ihtiyacı tekerlek o kadar iyi gidermektedir ki daha iyisini icad etmenize gerek yoktur, zaten edemezsiniz de. burada sürtünmeyi en aza indirmek ve hareketi ve kuvveti kontrol edebilme ihtiyacından bahsediyoruz. bir yerden bir yere gitme, fiziki olarak bulunma ihtiyacı ise farklı şekillerde giderilebilir. keza hava karardığında aydınlanma ihtiyacı olarak tanımlayabileceğimiz ihtiyaç yüzyıllardır daha verimli şekilde giderilebilmektedir.
bu konuda kafa yormamış ama “kelam etme” hakkını ekşi sözlüğün verdiği insanlar “mağara yazısı - papirüs - ipek kağıt - selüloz - ekitap” gibi akıllara durgunluk verebilecek bir evrim/gelişim çizgisi öngörebiliyor. halbuki burada düşünülmesi gereken şey mağra yazısı, papirüs ve kağıdın ortak yönleri. bu iletişim yöntemlerinin hepsi basılıdır, baskı sonucunda elde edilir ve kolay kolay yıpranmaz. baskının yapıldığı dili bilen herkes özel bir çaba sarf etmeksizin verilmek istenen mesajı alır, gerekirse kopyalar, sözle veya yine farklı yöntemlerle aktarır. sen bugün kendinden 10000 yıl önce yaşamış insanların verdikleri mesajları anlayabiliyorsun, ama daha 20 yıl önce vhs’ye veya betamax’a kaydedilmiş bir mesajı anlayamıyorsun. betamax 35mm’lik filmi bitirebildi mi? bitiremedi çünkü filme veya mikrofilme çıplak gözle baktığınızda verilmek istenen mesajı az çok da olsa anlarsınız.
onu da geçtim jpeg, png veya tiff basılı fotoğrafı bitirebildi mi? nah bitirir, nereye bitiriyor. bunların hepsi sadece sonuçta basılı olana ulaşacak dijital kopyalardır. basılı olan arketiptir. memetik falan bilmeyen insanlar gelip burada e-kitap basılı yayıncılığı bitirecek diyor, gülüp geçmek elde değil. bu kadar ciddi bir aptallıkla mücadele etmek zorundayız. bir konuyla ilgili bir fikrin olabilir, ama bunu kadar önemliymiş gibi deklare etmek ve savunmak, işte işin aptallık kısmı bu. sen bugün hala 1400 yıl önce yazılmış kitaba iman ediyorsan, başkası 1400 ila 1800 yıl önce yazılmış başka kitaba iman ediyorsa sen kalkıp bana nasıl e-kitaptan bahsedebilirsin?
dijital formatlarda standartlaşmanın, evrenselliğin kıyısından bile geçemiyorken insanlık tarihini şekillendiren ve insanlığı gerçek anlamda ileri götüren tek bilgi aktarım yöntemimiz (ve en kusursuzu) nasıl bu kadar kolay kestirip atılabiliyor? kaldı ki dijital yayıncılıkta bile hala epub, pdf, txt, mobi vs. gibi zibilyon tane format var. anlayamadığınız şey şu; kitap sadece sizin okuduğunuz uyduruk kitaplar değil. elif şafak’lar veya dan brown’lar değil. elbette ki piyasa ekonomisi üzerinden şekillenen yayıncılık, yani kapitalist yayıncılık sadece bilgi tüketimini hedeflediğinden ve şimdi tüm zamanların en şiddetli açlığında iken e-kitabı benimseyecek, maliyetlerini düşürerek kar marjını yükseltmek isteyecektir. ve bunu yapacaktır da. ama umberto eco’nun bahsettiği kitaplar bunlar değil. sen umberto eco’nun ne demek istediğini anlayamazsın. anlayamayacak olman utanç verici değil, ama anlıyormuş gibi yapman, daha doğrusu onun söylediklerini sadece kendi küçücük aptallık dünyandan görmen gülünç, sadece gülünç.
bundan bırakın binleri 20 yıl sonra epub diye bir şey kalmadığında epub formatındaki bir eseri alıp okuyamamak bir kitap yazmanın felsefesine ve amacına o kadar terstir ki, işte sırf bu yüzden e-kitap hiçbir şeydir, hiçbir şey! oturup hayatını gömdüğün koskoca bir kitabın, içinde her türlü argümana, eleştiriye karşı dimdik durabileceğini düşündüğün ve böyle planladığın kitabının 20 yıl sonra okunamayacak olduğunu bilmek o kitabı asla yazmamaya götürecektir yazarı. marx engels ile birlikte kapital’i yazarken arkadaş sohbetinde anlatmak için yazmadı. platon sokrates’in hikayesini 3-5 kişi okusun diye yıllarca taşlara kazıtmadı. ve mısırlılar onca hiyeroglifi süs olsun diye yapmadılar. hepsi de iyi ki yaptılar ve onlar sayesinde uygarlığımız şu anda bulunduğu yerde ve kümülatif bir şekilde ilerleyebildi.
dijitalin analog ile karşıtlığını ve ilişkisini anlamak zorundasınız, bunu anlayamıyorsanız konuşmayacaksınız. film konusunda da aynısı geçerli mesela. george lucas sadece vhs’de izlensin diye mi çekti? o gidip eşşek yüküyle para bayılıp aldığınız “blue-ray remastered” versiyonları eski kült filmlerin nasıl yapılıyor sanıyorsunuz yarrağım? anam babam basılı analog, kimyevi yöntemlerle oluşturulmuş filmlerin üzerinden tekrar geçerek yapılıyor. işte yine bu yüzden analog arketiptir, dijital onun yansımasıdır. müzik endüstrisinde de aynısı geçerli, ses her zaman analog kaydedilir. dağıtım, satış ve benzeri şeylerin maliyetleri kapitalizmin sonucudur ve yine onun sorunudur. yasal mp3 diye bir şeyin var olmasının sebebi kültür endüstrisinin aç gözlülüğünen başka bir şey değildir. mp3 sonuçta sesin sadece insan duyularını uyarabilecek kısmıdır. ne sanattır mp3 ne de müzik. kültür endüstrisi daha fazla pazara daha düşük maliyetle ulaşabilmenin bir yolunu bulmuştur mp3 ile, bu kadar. ama mp3 de elbette bir standart değil. aac var, wav var, mp4 var, flac var, var oğlu var diğer her dijital türde olduğu gibi.
müzik ve film örneği elbette kitap konusuyla uzak örnekler, buraya kadar okuyabilecek sabırda bir kaç insan varsa, onlar zaten niye verdiğimi anlayabileceklerdir. ses ve görüntü kaydedilmesi çok daha zor şeyler. ama sözün kaydedilmesi sırf alfabenin ve yazının icadı sebebiyle çok daha kolay! ses veya kaydedilmiş görüntü ile bir mesaj vermektense belli bir dile ait söz ile mesaj vermek fiziksel kapasite açısından kıyas edilemeyecek derece kolay. işte zaten bu yüzden uygarlığımızın tüm gelişmesi bir filmde değil, bol bol kitapta bulunmaktadır.
dijital dünyada yakalanabilmiş en “universal” araç usb bellek olan bir zamanda (ki thunderbolt var, usb’nin ileri versiyonlarındaki geri yürümezlik var vs.) siz hala herhangi bir dijital formatın yansıması olduğu analoga baskın gelebileceğini düşünüyorsanız sizi o papağan gibi tekrar ettiğiniz teknobloglardan biraz olsun uzaklaşmaya davet ediyorum.
Kapitalizmin en büyük başarısı varoluşundan beri insanları dönüştürebilmiş, yontabilmiş ve eğip bükebilmiş olmasıdır. Ancak kendinden önceki diğer tüm tahakküm çeşitlerinden farklı olarak kapitalizm bunu belli belirsiz bir gönüllülükle, kendini kabul ettirerek ve insan onurunu ayaklar altına alarak, zaferine gülerek yapabilmiştir.
Sistemin insanları değiştirmesi, ideallerinden uzaklaştırması, vicdansızlaştırması, duygusuzlaştırması, ortalamalaştırması ve kanaatkar olmaya iteklemesi zor değildir, bir çok yolu vardır. Hakim kültür gibi, merkezci eğitim öğretim gibi, ama benim burada da üzerinde durmak istediğim ve örneklerle açıklayacağım en hakiki ve ızdırap verici olan şekli gibi; çalışmak zorunda olmak ve para kazanma ihtiyacı.
İlk örnek yakından takip edenlerin de çok iyi bileceği gibi Ekşi Sözlük örneği. Kurulduğunda yazarlarının hiçbir baskı altında kalmadan özgürce yazabileceği ve diğer herkesin de buna ulaşıp bu bilgiden faydalanabileceği ulvi (hatta bence teleolojik) bir amaca hizmet edecek bir yer olarak kurulmuşken (daha doğrusu kurucusu tarafından böyle olduğu söylenmişken) gelinen noktada ana-akım medyadan hiçbir farkı kalmaması için inanılmaz bir çaba sarf edilen bir yer haline gelen, Ekşi Sözlük. Kültür endüstrisinden, onun kartellerinden ve tek amacı para kazanmak ve daha fazlasını kazanarak büyümek olan sermaye kitlelerinden tiksinerek bahsettiğimiz dünyada sözlük farklı şeyler okuyup yazabileceğiniz bir yer iken bugün nasıl olup da bu hale geldiği ve daha da gelmeye de sahipleri tarafından can atılıyor olması aslında başta sorduğumuz sorunun; sistemin insanları nasıl değiştirdiğinin güzel bir cevabıdır. Sistem insanları para ile değiştirir. Para vaadiyle, para hayaliyle, daha fazla meta ve kitlelere göre daha “rahat” bir yaşam hayaliyle dönüştürür. Böylece de alternatif kültür arzı sunabilecekken kapitalist kodamanların, medya kartellerinin ve onların egemenliğindeki diğer tüm kuruluşların kontrolü altına - hem de gönüllü olarak - girmiş bir platform kalır elimizde. Sistem yine her zamanki gibi ve giderek daha da profesyonelleştiğini gördüğümüz şekilde düşünceleri ve ifade ediliş şekillerini kontrol etmektedir.
Yakın bir zamanda çok yakin bir arkadaşım İsveç’te yüksek lisans yapmaya burslu olarak hak kazanmasına rağmen Türkiye’de yüksek maaşlı ve geleceği de “parlak” bir işte çalışmaya karar verdi. Babası kamyonculuk yapardı. Yıllarca Arçelik’in buzdolaplarını taşımış oradan oraya. Kendisi de henüz okurken Arçelik’e staj başvurusu yapmaya gittiğinde adeta koyun gibi diğer adaylarla sıraya girdiği için, görüşme bitip otobüse bindiğinde hüngür hüngür ağladığını itiraf etti. “Babam yıllarca onlar için çalıştı, onlar para kazansın diye, şimdi de ben onlar kazansın diye sıraya giriyorum” diye aslında sistemi basitçe özetlemiş oldu. Yüksek maaşlı işi de işte bu yüzden kabul etti, dizleri ağrıyan annesine asansörlü bir apartmanda ev alabilmek için! Sistem bu kadar kolay insanları ele geçirir, kararlarını etkiler, seçimlerine nüfuz eder. Her şey seçimle başladığı için ve bir insanı kendisi yapan şey seçimleri olduğu için, seçimlerin özgürce yapılamaması basitçe, bizi sistem yapar. Biz sistem oluruz, sistem bizim üzerimizden geçer, kendi kendini bir virüs gibi, bir asalak gibi kopyalar ve başka vücutlar arar kendine.
Sistem önce bizi hakkımız olanlardan mahrum bırakır. Mecbur olduklarımızdan da elbette. Sistem önce “sağlık” mefhumunu kapitalize eder, paralı hale getirir ve belli tekellerin(sigorta şirketleri) eline bırakarak bizi de onlara mecbur bırakır. En doğal, en yaşamsal ihtiyaçlarımız ve haklarımız için, onlar tarafından gasp edilmiş ve elimizden alınmış haklarımız için, yine onlara çalışmamızı farz kılar. Sistem bize asansörlü apartmanda ev sahibi olmayı, iyi bir sağlık hizmeti almayı lütuf olarak gösterir ve ucundan biraz koklatır. Bugün eğer sırf zengin olduğu için başından vurulan bir insan hayatta kalabiliyor ama sağlık sigortası olmasına rağmen dar gelirli olduğu için hafif yaralı biri hastane hastane gezdirilirken hayatını kaybediyorsa bunun tek suçlusu sistemin kendisi ve sistemi içselleştirmiş bireyleridir.
İşte hal böyle iken aslında ben “daha fazla” zengin olmak veya gelir sahibi olmak isteyen insanlara öfke duyamıyorum. Çünkü öfke duyabileceğim insanlar, ahlaksız insanlar, kötü insanlar ancak seçim şansları olsaydı mümkün olabilirdi. Halbuki bu şartlar altında insanların seçim şansı kesinlikle yok. Sistemin değiştirme gücü de tam olarak burada zaten, seçimsizlik veya alternatifleri aşırı derecede zayıf bırakıp ana-akımı güçlendirmek, alternatifliği toplumdan soyutlanmak, dışlanmak olarak kurgulanmış olması, sistemi çıkışı olmayan bir kısır döngü haline getirebilmiş durumda. Burjuvazi aşağı sınıfları onlara kendi dünyalarından küçük bir parça vererek, biraz da kendileri gibi olma hayali ile (liberalizmin mahut mutluluk vaadi ile benzer şekilde) kitleleri kontrol eder.
Unutmayın; hayatta kalabilmek için çalışmak zorunda olmak insan onuruna yapılmış en büyük hakarettir.